Amerika’nın Bağımsızlık Savaşı, Bağımsızlık Bildirgesi ve Bağımsızlığın Dışında Kalanlar

Civan Yaman
15 dakika okuma
2866 kelime
Özgürlük
Amerika’nın Bağımsızlık Savaşı, Bağımsızlık Bildirgesi ve Bağımsızlığın Dışında Kalanlar

Giriş

Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi çoğu zaman Amerikan Devrimi’nin başlangıcı gibi anılsa da bildiri savaşın ortasında kabul edilen siyasal bir metindi. On Üç Koloni’nin (New Hampshire, Massachusetts, Rhode Island, Connecticut, New York, New Jersey, Pennsylvania, Delaware, Maryland, Virginia, South Carolina, North Carolina ve Georgia) İngiltere’yle bağlarını koparan Amerikan Bağımsızlık Savaşı 1775’te başladı ve 1783’te Paris Antlaşması’yla sona erdi. Bağımsızlık Bildirgesi 4 Temmuz 1776’da kabul edildiğinde savaşın başlamasının üzerinden yaklaşık on beş ay geçmişti; dolayısıyla bildirge savaşın başlangıcı değil bir dönüm noktasıdır. Bildirgede “self‐evident” (apaçık) olduğu söylenen haklar, Aydınlanma’nın doğal haklar felsefesinden esinlenir ve kolonilerin davasını meşrulaştırmayı amaçlar. Ancak bildirgedeki idealler, toplumun tüm kesimlerini kapsamadı; siyah köleler, yerli halklar, kadınlar ve birçok yoksul erkek bu “eşitlik”in dışında bırakıldı. Bu yazıda bağımsızlık savaşının sebeplerini ve gelişimini anlattıktan sonra Bağımsızlık Bildirgesi’nin hazırlanma sürecini ve içeriğini inceleyecek, bunların ışığında bu bağımsızlık metninin dışında kalanları göreceğiz.

Bağımsızlık Savaşı’nın Sebepleri ve Gelişimi

Britanya’nın ekonomik baskıları

Yedi Yıl Savaşları (1756‑1763) sonrası İngiltere büyük bir borç yükü altına girdi. Borçları hafifletmek isteyen İngiliz hükümeti kolonilerin omuzlarına yeni vergiler bindirdi. 1764 tarihli Şeker Yasası (Sugar Act) melas kaçakçılığını bitirmeyi amaçlasa da kolonilerde “no taxation without representation” (temsiliyet olmadan vergi olmaz) sloganının ortaya çıkmasına yol açtı. 1765’te Damga Pulu Yasası (Stamp Act) yürürlüğe sokuldu; yasa tüm hukuki belgeler, gazeteler ve diğer basılı materyallerin Londra’dan gelen damgalı kâğıtlara basılmasını ve bu kâğıdın nadir bulunan İngiliz parasıyla satın alınmasını şart koşuyordu. Matbaacılar, yayıncılar ve avukatlar en fazla etkilenenlerdi; geniş boykotlar ve sokak gösterileri sonucunda yasa bir yıl sonra kaldırıldı, ancak bu olay 1765’in Amerikan Devrimi’nin başlangıcı olarak görülmesine neden oldu.

Damga Pulu Yasası’nın kaldırılmasından sonra İngiliz Maliye Bakanı Charles Townshend 1767’de Townshend Yasalarını kabul ettirdi; koloniye ithal edilen boya, çay ve kâğıt gibi mallara vergi getiren bu yasalar İngiliz mallarını boykot hareketini başlattı. 1770’te boykotlara cevaben Boston’a gönderilen İngiliz askerleri ile kolonistler arasında çıkan çatışma Boston Katliamı olarak tarihe geçti. İngiltere 1773’te Çay Yasasını (Tea Act) kabul ederek Doğu Hindistan Şirketi’ne tekeli sağladı; bunun üzerine kolonistler 16 Aralık 1773’te Boston limanındaki İngiliz gemilerindeki çayı denize döktüler. Boston Çay Partisi olarak bilinen bu eylem Bağımsızlık Savaşı’nın fitilini ateşledi.

Kayıp çay nedeniyle İngiliz Parlamentosu 1774 baharında Zorlayıcı Yasalar ya da Tahammül Edilemez Yasalar (Coercive Acts) olarak bilinen bir dizi cezai düzenlemeyi yürürlüğe koydu. Boston Limanı kapatıldı, Massachusetts’e sıkıyönetim uygulandı, İngiliz askerlerinin masraflarının koloniler tarafından karşılanması zorunlu kılındı ve İngiliz askerleri kolonilerde suç işlediklerinde İngiltere’de yargılanmak üzere gönderilecekti. İngilizler Boston’u diğer kolonilerden izole etmeyi amaçlasa da bu baskı kolonilerin dayanışmasını artırdı. 5 Eylül 1774’te Birinci Kıtasal Kongre Philadelphia’da toplandı; koloniler İngiliz mallarını boykot etme kararı alırken henüz bağımsızlık fikri geniş bir destek bulmadı ve delegeler ilişkilerin düzelmemesi durumunda bir yıl sonra yeniden toplanmaya karar verdi.

Silahlı Mücadele: Lexington ve Concord’dan Paris Antlaşması’na

İngiliz hükümeti 1775 baharında isyan eden kolonilerin silahsızlandırılması talimatını verdi ve Boston’un dışında bulunan Concord’a gönderilen İngiliz birlikleri depolanan silahlara el koymakla görevlendirildi. Amerikan milisleri (Minutemen), 19 Nisan 1775’te Lexington ve Concord kasabalarında İngiliz askerlerini karşıladı; kimin ilk ateşi açtığı bilinmese de bu çatışmalar “dünyanın duyduğu silah sesi” olarak adlandırılır ve Bağımsızlık Savaşı’nın fiilen başladığı an olarak kabul edilir. Nisan sonunda milisler Boston’u kuşattı; Mayıs 1775’te toplanan İkinci Kıtasal Kongre bölgedeki gerginliği sona erdirmek için Kral III. George’a Zeytin Dalı Dilekçesi gönderdi, ancak kral dilekçeyi okumayı reddetti ve 23 Ağustos 1775’te bir İsyan Bildirisi yayımlayarak kolonileri isyancı ilan etti.

1775‑1776 kışında siyasal fikirler de keskinleşti. Thomas Paine’in Common Sense (Ocak 1776) adlı broşürü 100 bin’den fazla satılarak her ailede okunacak kadar yaygınlaştı; Paine monarşiyi eleştiriyor ve tam bağımsızlık çağrısı yapıyordu. Kışın birçok koloninin meclisi İngiltere’den ayrılmayı destekleyen kararlar aldı. Mayıs 1776’ya gelindiğinde koloniler ile Büyük Britanya arasında uzlaşmanın imkânsız olduğu açık hale geldi; İkinci Kıtasal Kongre haziran ayında Bağımsızlık Bildirgesi’nin hazırlanması için adım attı. Savaş 1776’dan sonra da devam etti; 1777’de Saratoga zaferi ve Fransa’nın müttefikliği, 1781’de Yorktown’da İngiliz ordusunun teslim olması ve 1783 Paris Antlaşması bağımsızlığı fiilen sağlamıştır.

Bağımsızlık Bildirgesi’nin Hazırlık Süreci, İçeriği ve Gecikmesinin Nedenleri

Bildirgenin yazılması ve Beşler Komitesi (Committee of Five)

İkinci Kıtasal Kongre, Haziran 1776’da Beşler Komitesi (Committee of Five) kurdu ve Thomas Jefferson, John Adams, Benjamin Franklin, Roger Sherman ve Robert R. Livingston’dan oluşan bu küçük heyeti bir bağımsızlık metni kaleme almakla görevlendirdi. Jefferson, kuvvetli kalemi ve genç yaşına rağmen kolonilerde tanınan bir hukukçu olması sebebiyle ana taslağı yazdı; Franklin ve Adams dilini yumuşatarak ve fazlalıkları ayıklayarak metni diplomatik bir belge hâline getirdiler. Komite üyeleri metnin büyük kısmını olduğu gibi bıraktı, ancak kralı köle ticaretiyle suçlayan ve İngiliz halkını hedef alan cümleler gibi tartışmalı pasajları çıkardı. Son haline gelen bildiri, 2 Temmuz’da oylanan bağımsızlık kararını takiben 4 Temmuz 1776’da Kongre tarafından kabul edildi.

Jefferson’un ilk taslağındaki sert pasajlardan biri, Kral III. George’u “insan doğasına karşı acımasız bir savaş” yürütmekle ve milyonlarca Afrikalıyı köleleştirerek Amerika’ya getirilen insanları satmakla suçluyordu. Bir diğer paragraf ise İngiliz halkının adalete ve ortak akrabalığa kulaklarını tıkadığını belirtiyor ve onları kolonicilerin çektiği haksızlıklara karşı duyarsız kalmakla itham ediyordu. Güneyli delegeler ve köle ticaretiyle bağlantılı tüccarlar bu ifadelerin çıkarılması için bastırdı. Tartışmalar sırasında Kongre üyeleri kelime seçimlerini değiştirerek, paragrafları yer değiştirerek ve bazı bölümleri tamamen çıkararak taslakta neredeyse doksan değişiklik yaptı. Bu değişiklikler, kölelik meselesindeki bölgesel ayrışmaları maskelerken aynı zamanda İngiliz halkıyla bağları tamamen koparmamaya çalışan siyasal bir ihtiyatı yansıtıyordu. Nihai kabul edilen versiyon, bir kişinin ürünü olmaktan çok farklı eyaletlerin çıkarları doğrultusunda şekillenmiş kolektif bir uzlaşı belgesiydi.

Bu belgenin hazırlanmasındaki temel motivasyon yalnızca iç kamuoyunu birleştirmek değildi. Savaşın ilk yılında koloniler henüz İngiltere’ye bağlı iken Fransa ve İspanya silah ve barut tedarikinde gizlice yardım etmişlerdi; ancak Bourbon kralları bir “Britanya iç savaşı”na açıkça dahil olamayacaklarını bildiriyorlardı. Jefferson ve komite arkadaşları, kolonilerin artık “özgür ve bağımsız devletler” olduğunu ilan eden bir deklarasyon olmadan Avrupa saraylarından ittifak ve kredi sağlanamayacağını biliyordu. Bu nedenle bildirge, Louis XVI ve Carlos III’e yönelik bir yardım çağrısı niteliği taşıyordu: Amerika’nın siyasi varlığını ve doğal haklar temelinde haklılığını ortaya koyarak Fransa ve İspanya’ya ortak düşman Britanya’ya karşı savaşma gerekçesi sunuyordu. Kabul edildikten hemen sonra belge, Paris’teki Amerikalı temsilcilere ve Madrid’e ulaştırıldı; böylece 1778’de Fransa’yla yapılan ittifakın ve 1779’da İspanya’nın savaşa katılmasının diplomatik zemini hazırlandı. Bildirinin amacı yeni ilkeler icat etmekten ziyade mevcut Aydınlanma fikirlerini kullanarak kolonilerin davasını dünya kamuoyuna ve olası müttefiklere anlatmaktı.

Bağımsızlık neden savaşın başında ilan edilmedi?

Savaşın ilk yılı boyunca kolonilerde sadıklar (loyalists) ile bağımsızlık yanlıları arasındaki kutuplaşma keskin değildi. Birçok kolonist hâlâ İngiliz tacı altında ticaretin ve güvenliğin daha iyi korunacağına inanıyor, İngiltere’yle ayrıcalıklarını koruyacak bir uzlaşma arıyordu. İkinci Kongre, Eylül 1775’te Kral III. George’a sadakatlerini bildiren bir Zeytin Dalı Dilekçesi göndermişti. Kralın dilekçeyi okumayı bile reddetmesi ve kolonileri açıkça isyancı ilan etmesi, uzlaşma umutlarını yok etti.

1775 baharında patlak veren Lexington ve Concord çatışmaları çoğu kolonist tarafından bir kopuş değil, hangi haklara sahip olduğumuzu hatırlatmanın yolu olarak görülüyordu. Silahlanan milisler kendilerini hâlâ Britanya İmparatorluğu’nun tebaası sayıyor ve yalnızca parlamentonun vergilendirme yetkisine karşı çıkıyordu. Fakat Bunker Hill muharebesindeki ağır kayıplar, Quebec seferinin başarısızlığı, İngiliz donanmasının sahil kasabalarını bombalaması ve kölelerin özgürlük vaadiyle İngiliz tarafına kaçması, Londra’nın uzlaşmaya yanaşmadığını ortaya koydu. Bu süreçte Paine’in Common Sense broşürü, ayrılığı hem siyasal zorunluluk hem de Fransa ve İspanya’dan askeri yardım alabilmenin ön koşulu olarak savunarak kamuoyunu dönüştürdü. Koloni meclislerinin 1776 baharında birer birer bağımsızlık lehinde kararlar almasıyla, halkın duygusu yavaş yavaş bağımsızlığa yöneldi.

Metnin Yapısı, Felsefi Temelleri ve Şikayetler Listesi

Bildirgenin kabul edilen versiyonu beş bölümden oluşur: Giriş, Önsöz, Şikayetler listesi, İngiliz halkına itham ve Bağımsızlığın ilanı.

Giriş bölümünde ikinci kongrenin on üç koloninin oybirliği ile aldığı bir karar olarak yeni devletlerin kurulduğu duyurulur ve yabancı devletlerin dikkatine sunulur. Metin, “Bir halk başka bir halkla olan siyasi bağlarını koparmak zorunda kaldığında, bu onları ayrılmaya sevk eden nedenleri dünyaya açıklamak nezaket gereğidir” diyerek başlar ve kolonilerin ayrılmasının keyfi bir isyan değil, doğal haklara dayanan zorunlu bir ayrılık olduğunu vurgular. Bu giriş, kolonilerin uluslararası hukuka göre kendi kaderlerini tayin ettiklerini ve ayrılma gerekçelerini dünya kamuoyuna açıklama sorumluluğu taşıdıklarını ortaya koyar.

Önsöz, doğa yasaları ile yaratıcıya gönderme yaparak insanların eşit yaratıldığını ve yaratıcının onlara devredilemez haklar verdiğini belirtir. En çok alıntılanan satırda “biz şu gerçekleri apaçık olarak kabul ediyoruz, bütün insanlar eşit yaratılmıştır; yaratıcıları tarafından kendilerine devredilemez haklar bahşedilmiştir; bunların arasında yaşam, özgürlük ve mutluluğu arama hakkı vardır” denilir. Hükümetlerin bu hakları korumak için var olduğu ve uzun süredir kurulmuş hükümetlerin hafif ve geçici nedenlerle değiştirilmemesi gerektiği, ancak uzun süreli suistimal ve zorbalık silsilesinin mutlak bir tiranlık niyetini açığa çıkardığında o yönetimi yıkmanın hem hak hem de görev olduğu vurgulanır. Jefferson’un bu ifadeleri, halkın hükümete karşı sorumluluğunu hatırlatırken devrimci eylemin meşruiyetini de sağlamıştır.

Şikayetler listesi, Kral III. George’un ve Westminster Parlamentosu’nun otoriter uygulamalarını tek tek sıralar. Bu bölüm, krala “kamu yararı için gerekli yasaları onaylamayı reddetmek” ve kolonilerin temsilcilerini defalarca feshetmek gibi anayasal ihlallerle suçlar; kolonicilerin jürili yargılanma hakkını ortadan kaldırdığını, mahkemeleri Londra’ya taşıdığını ve yargıçları yalnızca kendi iradesine bağlı kıldığını belirtir. Metin ayrıca kralın “sadece kendi emriyle yeni memurlar göndererek büyük ordular konuşlandırdığını”, barış zamanında orduları kasabaların üzerine saldığını ve askerleri kolonistlerin evlerinde konaklamaya zorladığını vurgular. Vergileri rızasız olarak arttırmak, limanları kapatarak ticareti boğmak, kendi yönetimlerini feshederek yasama meclislerini dağıtmak, yeni koloniler kurmaya engel olmak ve kolonilerin yerleşim sınırlarını genişletmesini kısıtlamak da şikâyetler arasındadır. Listede ayrıca İngiliz yönetiminin “kasabalarımızı yakmak, denizlerimizi yağmalamak, halkımızı esir almak ve acımasız Kızılderili vahşileri bize karşı kışkırtmak” gibi suçlamalarla işgal ettiği, yabancı paralı askerleri kolonilere saldırtarak kendi vatandaşlarına savaş açtığı ifade edilir. Bu ayrıntılı liste, krala yönelik eleştirilerin somut gerekçelere dayandığını ve kolonilerin ayrılma kararını hukuken gerekçelendirdiğini gösterir.

İngiliz halkına itham bölümünde koloniler, kendilerini “akrabalarımız” olarak gördükleri İngiliz halkına defalarca başvurduklarını hatırlatır. Taslak, “kardeşlerimize uyarılarda bulunduk, onları burada yaşananların adaletsizliğine karşı uyandırmaya çalıştık” der; ancak bu çağrıların karşılıksız kaldığını, İngiliz halkının “adaletin ve akrabalığın sesine sağır” olduğunu ve parlamentonun zulmüne seyirci kaldığını belirtir. Bu nedenle Amerikalılar, İngiliz halkıyla olan siyasi bağların koptuğunu ve artık yalnızca İngiliz hükümetine değil, aynı zamanda bu zulme göz yuman bir halka karşı da ayrı bir yol tutmak zorunda olduklarını ifade ederler. Bu bölüm, iç savaş algısını kırarak Amerikan davasının monarşiye ve ona destek veren sisteme karşı bir isyan olduğunu vurgular ve İngiliz halkına yönelik hayal kırıklığını gösterir.

Bağımsızlığın ilanı bölümünde ise, “bu birleşik koloniler özgür ve bağımsız devletlerdir; İngiltere tacına olan tüm bağlılıkları ve yükümlülükleri tamamen sona ermiştir” denilerek tam siyasi ayrılık duyurulur. Bu bölüm, yeni devletlerin egemen bir ulus olarak savaş ilan etme, barış antlaşmaları yapma, ittifaklar kurma, ticaret düzenleme ve her türlü devlet yetkisini kullanma hakkına sahip olduklarını açıkça belirtir. Son cümlelerinde bildirgeyi imzalayan delegeler, “yaşamlarımızı, servetimizi ve kutsal onurumuzu” birbirlerine bağlayarak bu ilanı desteklediklerini bildirirler; böylece kişisel riskleri ve ortak kararlılıkları vurgulanır.

Aydınlanma Etkisi ve Bildirgenin Önemi

Bağımsızlık Bildirgesi, Amerikan Aydınlanması’nın siyasal self‑determinasyon (kendi kaderini tayin etme hakkı) arayışının somut ifadesidir. Amerikan Aydınlanması’nın temel unsurları arasında Thomas Paine’in Common Sense’i, Bağımsızlık Bildirgesi, ABD Anayasası, Federalist Yazılar ve Haklar Bildirgesi bulunur; bu metinler kolonicilerin klasik antikite, İngiliz hukuku, Kalvinist düşünce ve John Locke’un eserlerinden beslenir. İkinci Kıta Kongresi Mayıs 1775’te toplandığında çok az delege Britanya’dan tam bir bağımsızlık istiyordu; ancak takip eden sekiz ayda uzlaşma imkânsız hale geldi ve Mayıs 1776’da ayrılmanın kaçınılmaz olduğu görüldü. Bildirgede “apaçık gerçekler” olarak adlandırılan haklar İskoç Common Sense okulunun etkisini ve Locke’un doğal haklar teorisini yansıtır. Aydınlanma siyaset felsefesi, hükümetin meşruiyetinin halkın rızasına dayandığını ve tiranlığa dönüşen iktidarın değiştirilmesi gerektiğini savunuyordu.

Bildirge, kolonilerin davasını yurtiçinde ve yurtdışında meşrulaştırdı; Fransa ve İspanya gibi devletleri İngiltere’ye karşı destek vermeye ikna etti. Abraham Lincoln bile Gettysburg konuşmasında Bildirge’yi Anayasa’ya göre daha değerli bir “altın elma”ya benzetmiş, çünkü Anayasa araçlarla, Bildirge ise amaçlarla ilgilenir demiştir.

Bağımsızlığın Dışında Kalanlar

Köleler ve Siyahi Amerikalılar

Bağımsızlık Bildirgesi’nde “tüm insanların eşit yaratıldığı” belirtilse de, bu ifade siyah köleler ve özgür Afrikalı‑Amerikalılar için uygulanmadı. Jefferson bildirgede “Biz” derken beyaz, elit ve mülk sahibi erkekleri kastetmiş, kadın ve siyahları metne dahil etmemiştir. Jefferson yüzlerce köleye sahipti ve kölelerinden Sally Hemings’ten altı çocuğu olduğu DNA testleriyle ortaya konmuştur. Köleliğin ahlaken yanlış olduğunu kabul etmesine rağmen kendi yaşam tarzını sürdürmek için köle emeğine bağımlı kalan Jefferson’a, doğal hakları savunan bir metin yazarken köle sahibi olması nedeniyle ağır eleştiriler yöneltilmektedir. “Tüm insanlar eşit yaratıldı” ifadesi, Afrikalı‑Amerikalılar ve köleler nezdinde bir karşılık bulmadı; Amerikan Anayasası kölelik meselesini çözülmemiş bir sorun olarak bıraktı ve köleliğe karşı mücadele kuzey ve güney arasında 19. yüzyıl iç savaşına kadar devam etti. Bazı kurucu liderler kölelik karşıtı dernekler kurarak mücadele etse de, siyah vatandaşların özgürlük sorunları 20. yüzyıla kadar önemli ilerleme göstermedi.

Frederick Douglass, bu dayanağın köleler için nasıl bir çelişki yarattığını keskin sözlerle ifade etti. 5 Temmuz 1852’de Rochester’da yaptığı “4 Temmuz Bir Köle İçin Ne Anlama Gelir?” başlıklı konuşmasında Douglass, beyazların Bağımsızlık Günü kutlamalarına davet edilmesinin kendisi için bir alay anlamına geldiğini belirterek şunları söyledi: “Bu 4 Temmuz sizin, benim değil. Siz sevinin, ben yas tutmalıyım. Prangalı bir adamı özgürlüğün büyük ışıklı tapınağına sürüklemek ve onu neşeli marşlarda size katılmaya çağırmak insanlık dışı bir alay ve saygısız bir ironidir”. Bu sözler, bildirgedeki eşitlik iddialarının köleler açısından nasıl bir çelişkiye dönüştüğüne işaret eder ve sonraki kuşakların eşitlik mücadelelerine ilham verir. Buna rağmen, Douglass ve Martin Luther King Jr. gibi siyah liderler kendi hak mücadelelerinde Bağımsızlık Bildirgesi’ne ve Anayasa’ya sık sık atıf yapmışlardır; bu durum, bildirgedeki eşitlik idealinin sonraki kuşaklar için bir dayanak noktası olduğunu gösterir.

Kadınlar ve “Kurucu Anneler”

18. yüzyılda kadınların siyasi hakları yoktu; oy kullanma ve seçilme hakkı mülk sahibi erkeklerle sınırlıydı. Ancak kadınlar devrim ve savaş sürecinde önemli roller oynadı. Birçoğu Sons of Liberty’nin kadın versiyonu olan Daughters of Liberty örgütlerinde yer alarak boykotlara öncülük etti, kendi evlerinde dokudukları kumaşlar ve ürettikleri mallar sayesinde İngiliz ürünlerine alternatif sundular. Kurucu babalar listesi genellikle yedi isimle sınırlandırılmıştır; oysa bazı tarihçiler, Abigail Adams, Mercy Otis Warren, Deborah Sampson ve Phillis Wheatley gibi kadınların katkılarını vurgulamak için “Kurucu Anneler” ifadesini kullanır. Abigail Adams, kocası John Adams’a “bayanları unutmayınız” diyerek yeni yasaların kadınları korumasını istemiş, Boston’daki siyasi tartışmaları kaleme alan dramatist Mercy Otis Warren devrimci propaganda üretmiş, Phillis Wheatley özgür bir siyah kadın olarak vatansever şiirler yazmış, Deborah Sampson ise erkek kılığına girerek savaşa katılmıştır. Buna rağmen bağımsızlık ve devrim sürecinde kadınların kamusal hayata katılımı demokratik bir toplumun gereksinimlerini karşılamaktan uzaktı. 19. yüzyıl boyunca, özellikle 1848 Seneca Falls Kadın Hakları Bildirgesi ile başlayan eşitlik mücadelesi sonucunda kadınlar oy hakkını ancak 1920’de (19. Değişiklik) kazanabildi.

Devrim sırasında “kamp takipçileri” olarak anılan binlerce kadın, orduların peşinden giderek yemek pişirme, hastalara hemşirelik yapma, giysi tamir etme ve moral desteği sağlama gibi hayatî görevler üstlendi. New Jersey’in 1776 tarihli eyalet anayasası belirli bir mülk değerine sahip kadınlara oy kullanma hakkı tanıdıysa da bu uygulama 1807’de geri alındı. Dahası, evli kadınlar hukuken kocalarının vesayeti altındaydı; “coverture” adı verilen hukuk kuralı gereği bir kadının mülkü eşi tarafından yönetiliyor ve kadın yasal kişiliğe sahip sayılmıyordu. Bu durum, özgürlük ve eşitlik ideallerinin kadınların hukuki statüsüne ve toplumsal rollerine yansımadığını gösterir.

Yerli Halklar ve “Kızılderili vahşileri”

Bağımsızlık Bildirgesi’nin şikayetler listesinde, Kral III. George’un “sınır bölgelerinde yaşayan merhametsiz Kızılderili vahşileri” kolonilere karşı kışkırtmaya çalıştığı iddia edilir. Bu ifade, yerli halkların Avrupa sömürgeciliğine karşı direnişini “vahşet” olarak nitelendirir ve onları İngiliz tacının bir aracıymış gibi gösterir. Yerli halklar hem İngilizler hem de Amerikalılar tarafından müzakere dışında bırakıldı; savaş sonrasında yerlilerin topraklarına yönelik Amerikan yayılmacılığı hızlandı. 1783 Paris Antlaşması’nda İngiltere, yerli müttefiklerini savaş sonrası pazarlıkların dışında bırakarak bölgedeki haklarını ABD’ye devretti; 19. yüzyılda yerli halklar zorla batıya sürüldü (Trail of Tears).

Mülksüz ve Yoksul Erkekler

Devrim döneminde oy kullanma hakkı büyük ölçüde mülkiyet sahibi beyaz erkeklere tanındı; bu durum çeşitli toplumsal kesimlerin kamusal tartışmalardan dışlanması anlamına geliyordu. Genç ve mülksüz erkekler de temsil edilemiyor, karar sürecine katılamıyordu. Bu kesimler bağımsızlık idealine destek verse de kendi ekonomik ve siyasi haklarını elde etmek için 19. yüzyıl boyunca sendikalar ve halk hareketleri aracılığıyla mücadele ettiler. 1820’lerden itibaren birçok eyalette mülkiyet koşullarının kaldırılmasıyla genel erkek seçmenliği genişledi.

Sadıklar (Loyalistler) ve Diğerleri

Bağımsızlık Savaşı sırasında koloni nüfusunun önemli bir bölümü İngiltere’ye bağlı kalmayı tercih etti. Sadıklar (Loyalists) olarak bilinen bu grup, ticari çıkarlarını veya monarşiye olan sadakatlerini korumak istiyordu. Savaşın ardından yaklaşık 60 bin sadık, Kanada’ya veya İngiliz kolonilerine göç etmek zorunda kaldı. Savaş esnasında özgürlük vaadi karşılığında İngiliz ordusuna katılan binlerce siyah köle de savaş sonunda yeni bir vatansızlık durumuyla karşılaştı.

Sonuç

Amerikan Bağımsızlık Savaşı, İngiltere’nin ekonomik baskıları ve koloni halkının “temsilsiz vergilendirme”ye karşı direnişiyle başlayan uzun bir mücadeleydi. Lexington ve Concord’da patlayan ilk kurşunla başlayan savaş 1783 Paris Antlaşması’na kadar sürdü. Bağımsızlık Bildirgesi, savaş başladıktan yaklaşık bir yıl sonra kabul edildi; bildirge, kolonicilerin davalarını doğal haklar felsefesiyle temellendirdi ve hem yurtiçi birlik hem de uluslararası destek sağlamak için stratejik bir araç oldu. Bildiride ifade edilen “yaşam, özgürlük ve mutluluğu arama” hakkı, Aydınlanma düşüncesinin bir yansıması olarak modern demokrasi ve insan hakları söylemine büyük katkı yaptı. Ancak bildirgede yer alan “tüm insanlar eşit yaratılmıştır” ifadesi 18. yüzyılın toplumsal gerçekliğini yansıtmıyordu. Kadınlar, köleler, yerli halklar ve mülksüz erkekler bu eşitliğin dışında bırakıldı; siyah kölelerin özgürlüğü ancak İç Savaş (1861‑1865) sonrasında anayasal güvence altına alınabildi, kadınlar ise oy hakkını 1920’de kazandı. Yine de Bağımsızlık Bildirgesi’nde vurgulanan evrensel ilkeler sonraki kuşaklara ilham kaynağı oldu; kölelik karşıtı hareket, kadın hakları mücadelesi ve sivil haklar hareketi bu metinde dile getirilen ideallerden güç aldı. Bu nedenle Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi hem özgürlük mücadelesinin bir ürünü hem de tamamlanmamış bir projenin simgesidir.

KAYNAKÇA

Döşkaya, F. Ç. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin Arka Planı ve Analizi. Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, 11(6), 4727-4745.

Köktaş, M. (2014). Amerikan aydınlanması: Bir giriş denemesi. Liberal Düşünce Dergisi, (74), 109-137.

Köktaş, M. (2011). İskoç Aydınlanması ve Amerika. Liberal Düşünce Dergisi, (63), 235-256.

Özlük, E., & Doğan, F. (2017). Keşiften Kuruluşa ABD Tarihi: Bir Özgürlük Hikayesi Mi, Bir Yıkım Mı. TYB Akademi,(19), 121-149.

Yazar Hakkında