Bolívarcı Ruh, İstisna Hali ve Diktatöryel Yönetimler

Dr. Coşkun SAĞLIK
10 dakika okuma
1696 kelime
Güncel Politika
Bolívarcı Ruh, İstisna Hali ve Diktatöryel Yönetimler

Bolívarcı Ruh, İstisna Hali ve Diktatöryel Yönetimler

Yazar: Dr. Coşkun SAĞLIK

Bolívar’ın Ruhu Öldü mü?

Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, Venezuela’nın başkenti Caracas’ta 03 Ocak 2026 tarihi gece saatlerinde yatağında uyurken Amerikan Delta Force komandoları tarafından kaçırılarak New York’a getirildi. Modern dünya tarihinde çok az yaşanan olaylardan birisidir. Belki de günümüzde bir tek Amerika tarafından bu kolaylıkta yapılabilecek istisnai olaylardan birisi olarak tarihe geçmiştir. Venezuela halkı ise bu olaya ciddi anlamda bir tepki göstermemiş aksine sevinç gösterileri medyada daha fazla yer almıştır. Bunun en büyük sebeplerinden birisi Maduro’nun halk tabanındaki meşruiyetinin kalmamasıdır.

Amerika’nın bu gözdağı gösterisi, Kolombiya, Küba, Meksika gibi ülkelere de aynısını yapma korkusunu vermedeki cesaretini ortaya koymuştur. Nitekim Trump, bir söyleşisinde bunu açıkça belirterek Kolombiya başkanına tehditvari bir dille uyarıda bulunmuştur. Kolombiya ve Venezuela’yı “hasta ülkeler” olarak etiketleyerek Bogota’daki hükümeti “kokain üreten ve bunu ABD’ye satan hasta bir adam” olarak hedef gösterip bu durumun fazla sürmeyeceğini söylemiştir. Bu ise açıkça aynı şeyin Kolombiya’ya da yapılabileceği şüphelerini uyandırmıştır. Buna karşılık Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro, X sosyal medya hesabında aynen şu ifadeleri kullanmıştır:

Halkıma son derece güveniyorum ve bu yüzden onlardan cumhurbaşkanını her türlü gayrimeşru şiddet eylemine karşı savunmalarını istiyorum. Beni savunmanın yolu, ülkedeki her belediyede iktidarı ele geçirmektir. Güvenlik güçlerine verilen emir, halka ateş açmamaları, işgalcilere ateş açmalarıdır. Bolívar’ın oğlu olduğunu ve üç renkli bayrağını bilen askerlere güveniyorum. Şunu bilin ki, karşınızda halkın komutanı var. Kolombiya sonsuza dek özgür olsun. Bolivar subayları, safları bozun, bu galiplerin adımıdır.

Petro bu ifadelerle Bolivar’ın ruhuna gönderme yapmakta ve aynı dirilişin bu dönemde de olabileceğine inanmaktadır. Peki Bolivar’ın ruhu öldü mü yoksa halen yaşıyor mu?

Simón Bolívar, 24 Temmuz 1783’te, Caracas, Venezuela’da dünyaya gelmiş, İspanyol kökenli aristokrat zengin bir ailenin çocuğuydu. Bolívar’ın kendisi İspanyol olmasına rağmen tüm ömrünü, İspanyol kolonileri olan Venezuela, Bolivya, Peru, Ekvador gibi Güney Amerika ülkelerini İspanyol işgalinden kurtarmak için harcamıştır. Güney Amerika’da Tanrı mahiyetinde bir kurtarıcı olarak halen anılmaktadır. Bolivar, İspanyollara karşı savaşta defalarca ağır yenilgilere uğramış ve ölümden kıl payı kurtulmuştur. Fakat Napolyon gibi bir imparator olmak istemese de onun gücüne özenerek bir devrimci ruhu karakterine sindirmiştir. Bu devrimci ruhla bağımsızlık mücadelesinden asla vazgeçmemiştir. Bolivar, And Dağları’nda birçok askerin soğuktan ölmesine rağmen bu dağdaki geçitleri aşarak 1819’da Bogota’ya girmiş ve Kolombiya Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Sonraki yıl ise Venezuela’yı İspanyollardan almıştır. Ardından ise Ekvador’u ve Peru’yu ele geçirmiştir. Yani tüm Güney Amerika’nın tek kurtarıcısı pozisyonuna gelmiştir. Her ne kadar bu bölgeleri bir çatı altında toplayamasa da bu toprakların hafızasında bir imparatordan çok daha fazla değere sahip bir özgürlük savaşçısı olarak tarihsel unvanını elde etmiştir. Bir İspanyol olan ve hayatını İspanyol kolonizasyonuna karşı savaşmaya adayan Bolivar, 1830’larda ironik bir şekilde bir İspanyolun evinde tüberkülozdan ölmüştür.

Bolivar’ın adı ve şanı 1800’lerden şimdiye dek yaşamıştır. Öyle ki Güney Amerika’da onlarca şehir ve kasaba isminde Bolivar ismi geçmektedir. Bolivya’nın ismi de yine Bolivar’dan gelmektedir. Buna rağmen Bolivar’ın ruhu günümüzde yaşamakta mıdır?

Buna verilecek cevaplar felsefi, tarihsel ve sosyolojik olarak yorumlanabilir. Fakat herhalde tarihsel olayların biricikliği ve bağlama göre yorumlanması gerektiği mevzusunu bilmek gerekir. Çünkü zeitgeist (çağın ruhu) bunu gerektirmektedir. Bir ruhun yaşayabilmesi için o ruhu besleyen kutsalların olması elzemdir. Kutsal, bir dini unsur olabileceği gibi bir vatan toprağının bağımsızlığı da olabilir. Bu kutsalların günümüz dünyasında değer kaybetmesi ruhun da ölmesine zemin hazırlamıştır. Felsefi anlamda; Nietzsche’nin Tanrısının ölmesi fakat cesedinin halen yerde olması, sosyolojik anlamda; M. Weber’in rasyonelleşmeyle birlikte dünyanın büyüsünün bozulduğuna (disenchantment) dair savı bu durumu adeta kanıtlar niteliktedir.

Bu bağlamda her ne kadar Kolombiya Devlet Başkanı Petro, Bolivar’ın ruhuna ve Bolivar’ın oğlu olarak gördüğü askerlere güvense de bu güven boş bir çabadır. Çünkü her şeyden evvel halkın kutsalları artık geçim derdine ve gündelik uğraşlara indirgenmiş durumda olduğundan güçlünün karşısında savaşacak bir erek de dayanaktan yoksun kalmaktadır. Petro’nun kendisi bir Bolivar olmaya karar verse de ona Bolivar olma meşruiyetini sağlayacak bir mekan, ordu, halk ve ideoloji olmayacaktır. Mekanın, küresel dayatmaların (sosyal, ekonomik ve kültürel) etkisi altında yerelliğini kaybettiği; ordunun, aktarılan teknolojik silahların sınırı kadar güce talip olabildiği ve halkın gündelik geçim başta olmak üzere bireysel özgürlüklerin derdine düştüğü bir durumda Bolivar’ın kendisi bile artık bu ruhu geri getiremez. Tüm bunlar olmayınca ruhun direği zihinsel yapı olan ideoloji de insanları harekete geçirmeyecektir. Savaş artık insan unsurları arasında değil savunma teknolojisinin formları arasındadır. Silah ve savunma sanayisi anlamında kim daha fazla teknolojik ve bilimsel güce sahipse avantaj elbette onun ellerinde olacaktır. Fakat yine de siyasetçilerin halkı gaza getirmek için kullandığı bir dil olmalıdır. Nitekim Petro da bunu yaparak halka seslenmiştir. Tıpkı 1800’lerin başında Bolivar’ın halka açık konuşmasında söylediği “Amerikan özgürlüğünün temel taşını korkusuzca atalım. Tereddüt etmek yok olmaktır” sözü gibi. Yıllar değişse de siyasetin yöntemi değişmemiştir. Fakat harekete geçecek olan artık halk değil teknolojik silah gücüdür. Halk artık iyi bir maaş kazanmak için tüm gün çaba sarf eden, bunun sonucunda çalışmanın yaralarını iyileştirmek adına eğlenmeye ve tatile gitmeyi düşünen kitleler haline gelmiştir. Artık farklı kutsalların ideolojileri halkın ruhlarını beslemeye başlamıştır. Kutsalların ve kutsal mahiyetlerinin değişmesi Bolivar’ın ruhunu öldürmüştür.

İstisna Hali ve Diktatöryel Yönetimler

Hukuk insanlık tarihinin ciddi bir kazanımıdır. Medeniyetin ve medeni olmanın kökeni hukukun etkinliğine sıkı sıkıya bağlıdır. Bir ülkede binaların yüksekliği değil hukukun üstünlüğü gelişmişliğin kanıtıdır. Medeniyeti ilkel kabilelerden ayıran en temel şey, şiddet tekelinin sadece hukuk dairesine alınmasıdır. Şiddet her halükarda var olmuştur ve var olmaya devam edecektir. Gerek fiziksel gerekse diğer biçimlerde. Modern dünyada şiddeti dizginleyen, aynı zamanda meşru bir şiddeti mümkün kılan hukukun kendisidir. Hukukun koruyucusu ise devlet mekanizmalarını elinde bulunduran iktidar erkidir. İktidarın hukuk anlayışı, meşru şiddet tekelinin mi yoksa şiddeti dizginleyen hukukun mu etkin olacağına karar vermektedir. Peki hukukun işlemediği istisna durumlar nelerdir?

“İstisna hali” kavramı özellikle Giorgio Agamben’in ABD’nin Irak işgali sonrası 2003 yılında yazdığı “İstisna Hali (Stato di eccezione)” kitabıyla bilinmeye başlanan bir kavramdır. Agamben, istisna halini hukukun askıya alındığı geçiş durumuna atfen kullanmıştır. Hukukun belirli bir süre işlemediği ve siyasi belirsizliğin vuku bulduğu bu durum siyasi olanla hukuki olanın ayrılmasında güçlüğün yaşandığı bir geçişi ifade etmektedir. Agamben’e göre istisna, demokrasilerin her an totalitarizme kayabildiğini gösteren gerçek bir örnektir. Bu anlamda demokrasiyle totalitarizm arasında ince bir çizgi vardır. Günümüz dünyasında istisna halleri giderek çoğalmaktadır. Batı demokrasisinin çıkmazı ise buraya dayanmaktadır. Özellikle Birinci dünya savaşından sonra hukukun askıya alındığı olaylar çoğalarak istisna hallerine süreklilik kazandırmıştır. Nazi Almanya’sı ise istisna hallerinin doruk noktasını oluşturmuştur. Artık hukukun işlemediği hukuksuzluk durumlarının çoğalarak kural haline gelmesi, Agamben’in tespitlerinden biridir. Bunun en iyi örneğini Nazi almanyası üzerinden veren Agamben şunları kaydetmiştir:

Hitler, iktidarı alır almaz (ya da, belki daha doğru bir deyişle, iktidar ona teslim edilir edilmez), 28 Şubat’ta Halkın ve Devletin Korunması Kararı’nı ilan etti; bu karar, Weimar Anayasası’nın kişisel özgürlüklerle ilgili maddelerini askıya alıyordu. Karar hiçbir zaman yürürlükten kaldırılmadı, öyle ki bütün Üçüncü Reich, hukuki açıdan, on iki yıl boyunca süren bir istisna hali olarak değerlendirilebilir.

ABD’nin Irak işgali sonrası ise “küresel iç savaş” mahiyetinde istisna halinin uygulandığı söylenebilir. Agamben açısından artık “Küresel iç savaş” olarak tanımlanan durumun durdurulamaz ilerleyişi karşısında, istisna halinin çağdaş siyasette egemen yönetim paradigmasına dönüşme eğilimi her geçen gün artmaktadır. Bu tespit doğrultusunda denebilir ki hukukun olmadığı kuralsızlık halinin bir kural haline gelmesi istisna haline gönderme yapmaktadır.

Küreselleşmeyle birlikte küresel bir toplum oluştuysa bu toplumun başına tıpkı ilkel kabilelerdeki gibi bir Reis gerekli midir? Ne yazık ki tüm dünyanın küresel bir köy haline gelmesi bu köyü yöneten birinin meşruiyetini de beraberinde getirmiştir. Agamben’in “küresel iç savaş” dediği olgu aslında tam da buraya atıfta bulunmaktadır. Hem küresel olan hem de içerde olan ancak küreselleşen toplumun varlığıyla açıklanabilir. Küresel toplumun en büyük kabile Reis’lerinden birisi hiç şüphesiz ABD’dir.

Nitekim son zamanlarda ABD’nin Venezuela gibi bir ülkenin başkanını hiç tereddüt etmeden alıkoyması ve kendi ceza mahkemelerinde yargılaması istisna halinin en büyük örneklerinden biridir. Siyasi olanla hukuki olanın belirsiz duruma geldiği bu çağda istisna hali artık istisna olmaktan çıkmış mıdır?

Diğer taraftan şöyle bir soru daha sormak lazım belki de: Maduro gibi diktatöryel yönetimleri kendi halkı deviremediği takdirde başka bir ülkenin devirmesi normal midir? Halkın sevinmesi gereken diktatörün gitmesi midir yoksa isyan etmesi gereken şey kendi ülkelerinin bağımsızlığının tehlikeye düşmesi midir? Halk açısından her iki eylem de doğru ve meşrudur. Halk tamamen baskı altında ve seçme hakkının elinden alındığı durumda çarenin kimden geldiğine bakmaz. Halk ile bağı kopmuş ve halkın güvenini kaybetmiş liderlerin Saddam ve Maduro olayında olduğu gibi sonlarının pek iç açıcı olmadığı aşikardır.

Diktatöryel yönetimlerin seçimle gitmemesi, ne bir iç darbenin olması gerektiğini ne de dış müdahalenin gerçekleşmesini meşru kılabilir. Fakat daha önce belirtildiği gibi; eğer ki küresel bir toplum gerçekliği varsa ve bu toplumun reisi iş başındaysa istisna halinin müstesna olmaktan çıkarak normale dönüşmesinde anormal bir durum olmasa gerek diye düşünmek, günümüzde sıradanlaşmıştır. Kendi iç sorununu halledemeyen ülkelerde küresel kabile reisinin iş başına geçmesi gerektiği gibi bir algının oluşması, istisna halinin bir diğer özelliği haline gelmiştir. Aynı şekilde küresel toplumun önemli bir bölümü -özellikle diktatöryel yönetimlerin olduğu ülke halkları- artık bu durumun doğruluğunu ve meşruluğunu kabul eder pozisyona gelmiştir. Agamben, her ne kadar ABD gibi bir ülkenin içeriye veya başka bir ülkeye hukuk dışı müdahalesini istisna hali olarak görüp bu durumun süreklilik kazandığını ileri sürse de istisna halinin farklı bir boyut daha kazandığını söylemek gerekir. Artık özellikle diktatörleri devirmek için Reis ülke tarafından istisna halinin uygulanması gerektiği fikri, halk tarafından da normal görülmeye başlamaktadır. Maduro’nun ABD tarafından alınmasıyla halkın gerek ülke içinde gerekse diasporalarda sevinç gösterileri yapması bunu kanıtlamaktadır. Çünkü dünyanın küresel köy haline gelmesi dünya ülkelerini birbirine bağımlı kılarak aslında küresel müdahaleleri ve güçlü bir kabile reisini meşru hale getirmiştir. Bu durumda dünya artık hiç olmadığı kadar düzdür.

Bu sebeple diktatöryel yönetimlerin dünyanın herhangi bir yerinde geçerli bir yönetim şekli olmadığını bilmek gerekir. Diktatörler kendilerini her şeye hükmeden olarak görme konusunda sonsuz gücü olduğunu varsayması sadece bir yanılgıdır. Çünkü seçimle gitmeyen diktatör, kabile reisinin sopasıyla gitmeye açık bir hale gelir. Reisin istisna halini meşru hale getirmesi için bir ülkenin diktatörlükle yönetilmesi ve halkın seçim hakkının elinden alınarak sefalete sürüklenmesi yeterlidir. Halkı arkasında durmayan bir iktidar meşru değildir. Meşru olmayan bir iktidarın dış kuvvetlerle devrilmesi ise meşru olmasa bile algısal olarak meşru bir zemine yol açmaktadır. Reisin istisna halini uyguladığı ülkedeki kendi çıkarları ise başka bir gayri meşruluğun faaliyet alanına girmektedir.

Kaynaklar

Agamben, G. (2005). İstisna Hali. Otonom Yayıncılık.

Masur, G.S. (2025, December 13). Simón BolívarEncyclopedia Britannica. https://www.britannica.com/biography/Simon-Bolivar

Nietzsche, F. (2021). Şen Bilim (Die Fröchliche Wissenschaft). Say Yayınları.

Nietzsche, F. (2023). Böyle buyurdu Zerdüşt. Doğan Yayınları.

Weber, M. (2004). Sosyolojinin Temel Kavramları ve Meslek Olarak İlim (Çev: Medeni Beyaztaş), Efkar Yay, İstanbul.